|
|
|
En Son Aktif Forum Başlıkları |
|
| REGAİP KANDİLİ... |
Regâib, arapça bir kelimedir ve r0;reğa-ber1; kökünden gelmektedir. r0;Reğa-ber1;, kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. r0;Reğîbr1; kelimesi ise, r0;reğaber1;r16;den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, r0;reğîber1;dir. r0;Reğîber1;nin çoğulu da r0;reğâibr1; dir. Kelime olarak r0;Regâibr1;in aslı budur.
Recebr17;in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kurr17;an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir.
Peygamberimiz (a.s.m)r17; ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var.
Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demekr30; Sabbe, Arapçada dökmek demekr30; Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı köktenr30; Receb-ül esabb; Allahr17;ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir.
Arifler ve din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şar17;ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor.
Onun için, r0;Receb ayı tevbe ayıdır.r1; demişler. Yâni kul ne yapacak?.. r0;Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affetr30;r1; diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakkr17;ın yoluna girecek.
Şar17;ban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir.
Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler:
Regâib kelimesi Kurr17;anr17;da geçmemektedir. Ancak r0;reğaber1;den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kurr17;ânr17;da sekiz yerde geçmekte ve r0;reğaber1;nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır .
Ayrıca, r0;Şüphesiz Allahr17;ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allahr17;ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.r1; (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamberr17;in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır: r0;
Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler:
r6; Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye]
r6; Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Recebr17;in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne]
r6; Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala]
r6; Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir]
r6; r0;Receb-i Şerîfr17;in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.r1; buyuruyorlar. (Camiu-s sağir)
r6; İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: r0;Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz Or17;nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz Or17;nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.r1; buyurmuştur. (Müslim)
r6; Muhakkak zaman, Allahr17;ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziyer17;l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır.r1; (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9)
r6; r0;Recep ayı Allahr17;ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.r1; (Aclûnî, Keşfur17;l-Hafâ, 1/423)
r6; Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )r17;dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: r0;Allahım! Recep ve Şabanr17;ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazanr17;a ulaştır.r1; (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259)
r6; Recebr17;in ilk cuma gecesini ihya edene, Allahü teâlâ, kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, 7 kimsenin duasını kabul etmez: Faizci, Müslümanları aşağı gören, ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden, beş vakit namazı kılmayan. [Bu günahlardan vazgeçmedikçe, duaları kabul olmaz.] [Saadet-i Ebediyye]
r6; Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, r0;Geçmiş günahların affoldur1; der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî]
r6; Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip r0;Ya Rabbi onu mağfiret etr1; derler. [Ebû Muhammed]
r6; Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, r0;Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.r1; buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, r0;Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.r1; buyururdu. (Tirmizî)
r6; Receb ayında yapılan dua kabul edilir, günahlar affedilir. Bu ayda günah işleyenin cezası da kat kat olur. Hz. Hüseyin ( r.a) anlatır:
r0;Kâber17;yi tavaf ederken, yanık sesle Allahü teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü, temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona, r0;Sen kimsin, durumun ne böyle?r1; dedim. O kimse dedi ki:
r0;Adım Menazilr30; Ben çalgı çalmak, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistanr17;ın ünlülerinden bir gençtim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Receb ve Şaban aylarında bile, bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, r0;Allahü Teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikâyet ediyorlarr1; dedi. Nasihate hiç tahammülüm yoktu. Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, r0;Bu aylarda oruç tutup, geceleri ibadet ediyorum. Beytullahr17;a gidip şerrinden korunmak için, Allahü teâlâdan yardım dileyeceğimr1; dedi. Bir hafta oruç tutup, Kâber17;ye giderek, r0;Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları red etmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et!r1; diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Beni gören, r0;Baba bedduasına uğramış kişir1; derdi.r1;
Hz. Hüseyin, r0;Baban bu hâline ne dedi?r1; buyurdu. O genç, r0;Babamdan özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim.r1; diyor. Hz. Ali bu felçli gence dua ediyor, Recebr17;de yaptığı bu dua bereketiyle de Hak teâlâ ona şifa ihsan ediyor.
|
· topuz44 - ·
0 Yorum ·
20 Okunma ·
|

|
| GEÇMİŞİ OLMAYANIN GELECEĞİDE OLMAZ.. |
Şarlken adıyla bilinen Alman İmparatoru ve İspanya Kralı Charles-Quint'in elçisi olarak yedi yıl boyunca Türkiye'de kalan Oger Ghislain de Busbecg, Kanuni Sultan Süleyman devrindeki Türk Ordusu ile ilgili gözlemlerini şöyle anlatıyordu:
"Türk ordusu ile kendi ordumuzu karşılaştırdığım zaman gelecekte başımıza gelebilecek olan şeyleri düşünüyor ve irkiliyorum.
Türkler, tarih boyunca düşünülebilecek en kudretliorduya sahipler. İmparatorluğun bitmek- tükenmek bilmeyen bütün kaynakları bu ordunun emrinde. Zafere alışkanlık, kazanılan sürekli zaferlerin tecrübesi, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklılık bu büyük ordunun başlıca vasıflarını oluşturuyor.
Bizim ordularımız ise fakir, savurgan, yenilgiler yüzünden maneviyatını yitirmiş, disiplinsiz, başıboş, sarhoş ve tamahkâr bir halde. Şuna eminim ki, İran sürekli olarak doğudan Türkiye'yi tehdit etmese, Avrupa'nın işi çoktan bitmiş olacaktı.
Türkler İran'ın işini bitirdikten sonra bütün ağırlıklarıyla bize yöneleceklerdir. Böyle bir durum karşısında ne yapacağımızı ve buna ne derece hazırlıklı olduğumuzu düşünüyorum da, korkuyorum.
Türk ordusunda ilk dikkatimi çeken, çeşitli sınıflara mensup askerlerin kendi karargâhlarından dışarı çıkmamaları oldu. Bizim karargâhlarda olup-bitenleri bilenler buna inanmayacaklardır. Onbinlerce askerin bulunduğu Amasya ordugâhında büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Orada kavgadan, tartışmadan, şiddetten ve zorlamadan eser yoktu. Yüksek sesle konuşana bile rastlamadım. Her taraf tertemiz, pırıl pırıldı. Türkler artıkları derhal yakıyor ya da uzağa götürüp gömüyorlar. Onlar hiç kumar bilmiyorlar. Bizim ordugâhlarımızda ise zar ve kâğıt oynanmayan, içki içilmeyen, kavga çıkmayan çadır yoktur.
Türk ordusunda en küçük bir disiplinsizlik hemen cezalandırılıyor ve hiç bir suça göz yumulmuyor. Ordugâhta bir bayram namazının kılındığına şahid oldum. Saflar şaşılacak derecede düzgündü.
Uçsuz bucaksız bir kalabalık; türlü türlü, renk renk üniformalar, altın, gümüş, lâl, ipek ve saten pırıltıları içinde alabildiğince uzayıp gidiyordu. Yalnız, bu servet ve ihtişam içinde herkes mütevazi idi. Bu kudret ve zenginlik onlar için alışılmış, benimsenmiş şeylerdi. Uzakta tımarlı süvarilerin binlerce atı görünüyordu. Bu atlar da gayret yüksek ve bakımlı hayvanlardı.
Türk toplumunun manzarası da Türk ordusunun manzarasından farksızdır. Aynı sessizlik, servet içindeki sadelik, kendine güvenenlere mahsus tevazu halk tabakalarına kadar yayılmış durumda. Kısacası, Türklerden alacağımız dersler sonsuzdur."
Duamız şimdiki Türk Ordusununda bu gibi disiplin iman ve ahlakla muttasıf olmasıdır. Çünkü kudret ve zafer bu güzelliklerden doğar...
Tarihten öğrenecek çok şeyimiz var... |
· topuz44 -
0 Yorum ·
19 Okunma ·
|

| ERTUĞRUL ŞEHİTLERİNİN 120. YILI JAPONYADA ANILDI.. |
Ertuğrul Firkateyni'nin hazin öyküsü
II. Abdülhamid, 1887 yılında Japon İmparatoru'nun amcasının bir savaş gemisiyle İstanbul'u ziyaret etmesinin ardından, 1890 yılında Japonyar17;ya yine bir savaş gemisi gönderilerek iade-I ziyaret yapılmasını emretmişti. Bu ziyaret için İstanbul tersanelerinde yapılan Ertuğrul Firkateyni seçildi. Firkateyn, hem yelken hem de makine ile hareket ediyordu. Ancak, üç direkli geminin Ana hareket vasıtası yelkendi. 600 beygir gücündeki makinesi de yardımcı bir itici kuvvet oluşturuyordu. 2 bin 400 ton ağırlığında, ahşap bir gemi olan Ertuğrul, 25 yaşındaydı. Yaklaşık 1 yıl önce ahşap kısımları tamir görmüştü. Ancak, makine ve kazanların alt bölümüne dokunulmamıştı.
Kafile Başkanı Albay Osman Bey, gemi komutanı DA Yarbay Ali Beyr17;di. Gemide özel olarak seçilen 56r17;sı subay toplam 607 kişi vardı. O yıl Bahriye Okulur17;nu bitiren genç teğmenlerin tamamı DA gemiye alınmıştı.
Gemi II. Abdülhamidr17;in Japon İmparatoruna armağanı murassa, mücevherli imtiyaz nişanı ve diğer hediyeleri götürecekti. Ayrıca, o yıl Bahriye Mektebir17;nden mezun olan teğmenler bu uzun gezide tecrübelerini artırmaları hedeflenmişti. Aynı zamanda Osmanlı Devletir17;nin denizlerde bitmediği gösterilecek ve sömürgeci devletlere karşı bayrağı okyanuslarda dalgalanacaktı. Geminin Japonyar17;ya kadar olan yolculuğunda uğradığı ülkelerdeki Müslüman halkların DA sahipsiz olmadığı bu seyahatle vurgulanacak, Halifer17;nin dünyanın her tarafındaki Müslümanlarla doğrudan ilgilendiği ilan edilecekti.
Firkateyn yolculuğuna devam ederken Kafile Başkanı Albay Osman Bey de Amiralliğe terfi ettirilmişti.
14 Temmuz 1889r17;da İstanbulr17;dan yola çıkan Ertuğrul Firkateyni, çeşitli limanlara uğrayarak seyahat ediyordu. Kafile, uğradığı ülkelerin halkları ve Müslümanlar tarafından görkemli sevgi gösterileriyle karşılanıyordu. Gemiyi kimi zaman binlerce kişiden oluşan gruplar ziyaret ediyordu. Tam 11 ay sonra Firkateyn Japonyar17;ya ulaştı. Japonyar17;nın Yokohama Limanır17;na varıldığında tarih 7 Haziran 1890r17;ı gösteriyordu. Bu, aynı zamanda Osmanlır17;nın Japonya ile diplomatik ilişkilerinin başlangıcıydı.
Ertuğrul Firkateyni Tokyor17;ya geldiğinde Japon İmparatoru, Türk amiralini ve heyetini çok görkemli bir şekilde karşıladı. Şehir halkı Türk amiralinin saray arabası ile imparatorun yanına gidişini müthiş bir sevgi gösterisi ile takip etti. Heyet, Japon İmparatoru ile görüştükten sonra imparatoriçe tarafından Kabul edildi ve Tokyor17;da günlerce adından bahsettirdi.
Sonunda ayrılık zamanı gelmişti. Ertuğrul Firkateyni, 3 aylık Japonya ziyaretini tamamlayıp 16 Eylül 1890r17;da Yokohama Limanır17;ndan ayrıldı. Kushimoto açıklarında müthiş bir fırtınaya yakalanan Ertuğrul Firkateyni, kayalara çarparak battı. Amiral Osman Bey dahil olmak üzere 587 denizcimiz hayatını kaybetti.
Ertuğrul Firkateynir17;nin yolculuğu, trajik bir faciayla bitse bile Türk-Japon halklarını yakınlaştırdı. Yöre halkı, kazadan kurtulanlara büyük yardım ve yakınlık gösterdi. Torajiro Yamada isimli bir Japon, şehit yakınları ve kazazedeler için kampanya düzenledi. Toplanan para, aynı genç tarafından dönemin padişahına teslim edildi.
Oşimo Adasır17;nın içerisinde bir kasaba olan Kushimoto, bugün Mersin ve Yakakent ile kardeş şehirdir. Ada halkı aradan geçen yıllara rağmen üzücü olayı unutmadı. Türkiyer17;yi ve Türkleri yakından tanıyan yöre halkı, Türkleri çok seviyor.
Yöre halkından Hiroshi Fukushima, kazadan kurtulanları Kaşino koyundaki fenerin yanında evi olan Bay Takanor17;nun fark edip hemen koy sakinlerine haber verdiğini belirterek, r0;Köy sakinleri yaralılara bakmış, yiyecek giyecek konusunda yardımcı olmuş" diyor. Aynı kasabada yaşayan Yoriyo Hamaguci ise, şunları söylüyor: "Firkateynr17;in burada batışı acı bir olay AMA iki ülke arasında şu anki dostluk köprüsünü oluşturdu. Türkiyer17;den gelen çok sayıda misafirle tanışıyoruz."
Kazada ölenlerin anısına bölgede Şehitlik Anıtı yapıldı. İlk anıt Japonlar tarafından 1891r17;de dikilirken, 1929 yılında yine Japonlar tarafından genişletildi. Şehitlik Anıtır17;nı 3 Haziran 1929 tarihinde Japon İmparatoru DA ziyaret etti. 1937r17;de Türkiye tarafından restore edilen anıt önünde her yıl düzenli olarak yapılan anma törenlerine, Tokyo Büyükelçiliği Askeri Ataşesi de katılıyor.
Bugün Kushimator17;da bir de müze de bulunuyor. 1974 yılında inşa edilen "Türk Müzesi"nde Ertuğrul Firkateynir17;nin maketi ve gemideki asker ve komutanların fotoğraflarıyla, heykelleri bulunuyor. Müzeyi Türkiyer17;den gelen yüzlerce kişi ve çok sayıda Japon vatandaşı ziyaret ediyor.
Geçtiğimiz hafta aldığım bir davet tüm bunları hatırlamama neden oldu. Japon Sakura (Kiraz Ağacı) Vakfı, 1890 yılında Japonya yakınlarında batan ve 587 deniz piyademizin şehit olduğu Ertuğrul Firkateyni anısına, İstanbulr17;da bulunan Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesir17;ne 587 kiraz ağacı dikti. Ertuğrul Firkateynir17;nin anısına daha önce kazanın olduğu bölgede r0;Şehitlik Anıtır1; inşaa Eden Japonlar, Türk şehitlerini şimdi de kendileri için büyük önem taşıyan ve özel anlamlar yükledikleri kiraz ağaçları ile sonsuzluğa taşıdılar. Kiraz ağaçları Japonlar için çok özel anlamlar taşıyor. Kiraz ağaçları çiçek açmadan baharın geldiğine inanmayan Japonlar, ağaçların çiçek açması ile birlikte bahar ayını karşılıyor. Kiraz ağaçları Japon kültüründe aşkı ve tutkulu sevgiyi simgelemesinin yanı sıra baharı, tazeliği ve yenilenmeyi de müjdeliyor. Ali Nihat Gökyiğit Vakfı desteği ve TEMA Vakfı işbirliğiyle gerçekleştirilen bu değerli ağaçların dikim töreninde duygu dolu anlar yaşandığını belirtmeme herhalde gerek yok.
|
· topuz44 -
0 Yorum ·
18 Okunma ·
|
|
 |
| ÜSTAD NECİP FAZIL KISA KÜREK |
Necip Fazıl Kısakürek ( 1904)- (25.05.1983)
--------------------------------------------------------------------------------
1904 yılında İstanbulr17;da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji'nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi'nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal'den görmüş, ama asıl anlamda "edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş" dediği İbrahim Aşkî'nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun "deri üstü deri bir plânda da olsa" tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi'nin "namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra" Darülfünun Felsefe Bölümü'ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel'dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl Paris'te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 tarihinde Erenköy'deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.
Ödülleri
Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü'nü almıştır. Kısakürek'e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını vermiştir.
Yazı Hayatı
Necip Fazıl'ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına "Bir Mezar Taşı" başlığıyla alacağı "Kitabe" şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua'da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında "benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu" dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim'in "Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?" dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris'ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara'da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri'nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul'a nakletmiş, ancak dergi 17'nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu'da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu'nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.
ESERLERİ
Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.
Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı
Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.
xxxxxxx
KALDIRIMLAR
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..
|
· topuz44 -
1 Yorum ·
41 Okunma ·
|

| LOZAN ANLAŞMASI |
Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçrer17;nin Lausanne (Lozan) şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalanmış barış antlaşmasıdır.[1]
Konferansa önce Başvekil Rauf Orbay katılmak istemiştir. Fakat Atatürk İsmet Paşa'nın katılmasını istemiştir. (Nedeni; Mondros Antlaşmasını imzayanların vatan haini olarak kabul edileceği açıklanmıştır. Buna bağlı olarak Mustafa Kemal Lozan'a Rauf Orbay yerine İsmet İnönü'yü göndermiştir) Mudanya Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından sonra İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922'de TBMM Hükümeti'ni Lozan'da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler.
Mustafa Kemal Paşa Mudanya görüşmelerine de katılan İsmet Paşa'nın Lozan'a baştemsilci olarak gönderilmesini uygun buldu. İsmet Paşa Dışişleri Bakanlığına getirildi ve çalışmalar hızlandırıldı.
İtilaf Devletleri Lozan'a İstanbul Hükûmetini de davet ettiler. Bu duruma tepki gösteren TBMM 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırmıştır.
TBMM Hükümeti Lozan Konferansına katılarak Misak-ı Milli'yi gercekleştirmeyi, Türkiye'de bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi, kapitülasyonları kaldırmayı, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları (Batı Trakya, Ege adaları, nüfus degişimi, savaş tazminatı) çözmeyi ve Türkiye ile Avrupa devletleri arasındaki sorunları (ekonomik, siyasal, hukuksal) çözmeyi amaçlamış Ermeni yurdu ve kapitülasyonlar hakkında anlaşma sağlanamazsa görüşmeleri kesme kararı almıştır.
20 Kasım 1922 de Lozan görüşmeleri başladı. Osmanlı borçları, Türk - Yunan sınırı, boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar üzerinde uzun görüşmeler yapıldı. Ancak kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul'un boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır. Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması ve önemli görüş ayrılıkları çıkması üzerine 4 Şubat 1923'te görüşmelerin kesilmesi savaş ihtimalini yeniden gündeme getirmiştir.
Mareşal Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusu'na İzmit ve Silivri'ye yığınak yapmasını emretmiştir.Türk Orduları İzmit ve İstanbul'a karşı yığınak yapmaya başladı.
Taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile görüşmeler 23 Nisan 1923'te tekrar başladı 23 Nisanda başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923'e kadar devam etmiş ve bu tarihte Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanması ile sonuçlanmıştır.
Görüşülen konular [değiştir]
1923 yılındaki ülke sınırlarını belirten Bacon'un Avrupa haritasıTürkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'na göre kabul edilmiştir.
Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda İngiltere ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı.
Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy, Yunanistan'ın Batı Anadolu'da yaptığı tahribata karşılık, savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi.
Adalar:Gökçeada ile Bozcaada Türkiye'de, diğer Ege Adaları Yunanistan'da kaldı. Yunanistan'ın Türk sınırına yakın adaları silahsızlandırması kararlaştırıldı. Böylece, Balkan Savaşı sonrasında imzalanan Atina Antlaşması (1913) gereğince Birinci Dünya Savaşı başladığında ve savaş boyunca da Osmanlı toprağı olarak kalan Ege adaları Yunanistan'a bırakılmış oldu.
Türkiye-İran Sınırı:Osmanlı Devleti ile Safeviler arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlenmiştir.
Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.
Azınlıklar: Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Batı Trakya'daki Türklerle, İstanbul'daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.
Savaş Tazminatları: İtilaf Devletleri, I.Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.
Osmanlı'nın Borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye'ye düşen bölümün taksitlendirme ile kâğıt para(Fransız Frangı) olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye de böylece tarihe karıştı.
Boğazlar: Boğazlar, üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. Böylece Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklandı. Bu hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir.[1]
Yabancı okullar: Eğitimlerine Türkiyenin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam edecek.
Patrikhaneler:Dünya ortodoxlarının dini lideri durumundaki patrikhanenin siyasi yetkilerinden arındırılarak istanbulda kalmasına izin verilecek
|
· tekerek -
1 Yorum ·
45 Okunma ·
|
|
|
|
|
son 24 saat içerisinde siteye giren bulunmamakta | | © | |
· Çevrimiçi Ziyaretçiler: 1
· Çevrimiçi Üyeler: 0
· Toplam Üye Sayısı: 107
· En Yeni Üye: alperoto
|
|
Mesaj göndermeniz için üye olmanız gerekmektedir.
|
|