|
| |
| LOZAN ANLAŞMASI |
Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçrer17;nin Lausanne (Lozan) şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalanmış barış antlaşmasıdır.[1]
Konferansa önce Başvekil Rauf Orbay katılmak istemiştir. Fakat Atatürk İsmet Paşa'nın katılmasını istemiştir. (Nedeni; Mondros Antlaşmasını imzayanların vatan haini olarak kabul edileceği açıklanmıştır. Buna bağlı olarak Mustafa Kemal Lozan'a Rauf Orbay yerine İsmet İnönü'yü göndermiştir) Mudanya Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından sonra İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922'de TBMM Hükümeti'ni Lozan'da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler.
Mustafa Kemal Paşa Mudanya görüşmelerine de katılan İsmet Paşa'nın Lozan'a baştemsilci olarak gönderilmesini uygun buldu. İsmet Paşa Dışişleri Bakanlığına getirildi ve çalışmalar hızlandırıldı.
İtilaf Devletleri Lozan'a İstanbul Hükûmetini de davet ettiler. Bu duruma tepki gösteren TBMM 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırmıştır.
TBMM Hükümeti Lozan Konferansına katılarak Misak-ı Milli'yi gercekleştirmeyi, Türkiye'de bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi, kapitülasyonları kaldırmayı, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları (Batı Trakya, Ege adaları, nüfus degişimi, savaş tazminatı) çözmeyi ve Türkiye ile Avrupa devletleri arasındaki sorunları (ekonomik, siyasal, hukuksal) çözmeyi amaçlamış Ermeni yurdu ve kapitülasyonlar hakkında anlaşma sağlanamazsa görüşmeleri kesme kararı almıştır.
20 Kasım 1922 de Lozan görüşmeleri başladı. Osmanlı borçları, Türk - Yunan sınırı, boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar üzerinde uzun görüşmeler yapıldı. Ancak kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul'un boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır. Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması ve önemli görüş ayrılıkları çıkması üzerine 4 Şubat 1923'te görüşmelerin kesilmesi savaş ihtimalini yeniden gündeme getirmiştir.
Mareşal Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusu'na İzmit ve Silivri'ye yığınak yapmasını emretmiştir.Türk Orduları İzmit ve İstanbul'a karşı yığınak yapmaya başladı.
Taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile görüşmeler 23 Nisan 1923'te tekrar başladı 23 Nisanda başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923'e kadar devam etmiş ve bu tarihte Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanması ile sonuçlanmıştır.
Görüşülen konular [değiştir]
1923 yılındaki ülke sınırlarını belirten Bacon'un Avrupa haritasıTürkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'na göre kabul edilmiştir.
Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda İngiltere ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı.
Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy, Yunanistan'ın Batı Anadolu'da yaptığı tahribata karşılık, savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi.
Adalar:Gökçeada ile Bozcaada Türkiye'de, diğer Ege Adaları Yunanistan'da kaldı. Yunanistan'ın Türk sınırına yakın adaları silahsızlandırması kararlaştırıldı. Böylece, Balkan Savaşı sonrasında imzalanan Atina Antlaşması (1913) gereğince Birinci Dünya Savaşı başladığında ve savaş boyunca da Osmanlı toprağı olarak kalan Ege adaları Yunanistan'a bırakılmış oldu.
Türkiye-İran Sınırı:Osmanlı Devleti ile Safeviler arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlenmiştir.
Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.
Azınlıklar: Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Batı Trakya'daki Türklerle, İstanbul'daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.
Savaş Tazminatları: İtilaf Devletleri, I.Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.
Osmanlı'nın Borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye'ye düşen bölümün taksitlendirme ile kâğıt para(Fransız Frangı) olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye de böylece tarihe karıştı.
Boğazlar: Boğazlar, üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. Böylece Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklandı. Bu hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir.[1]
Yabancı okullar: Eğitimlerine Türkiyenin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam edecek.
Patrikhaneler:Dünya ortodoxlarının dini lideri durumundaki patrikhanenin siyasi yetkilerinden arındırılarak istanbulda kalmasına izin verilecek
|
· tekerek - ·
1 Yorum ·
59 Okunma ·
|

|
| YALNIZ BİR ADAYA DÜŞSEM YANIMA ALACAĞIM BESİN...! |
TÜRKİYE VE DÜNYAYA KURUFASULYE DEYİNCE MALATYA/DOĞANŞEHİR AKLA GELİR KÜÇÜKTE OLSA FASULYE ÜRETİCİSİ BİR YÖRENİN ÇOCUĞU OLARAK FASULYE HAKKINDA NE KADAR BİLGİMİZ VAR DİYE KÜÇÜK BİR ARAŞTIRMAYI SİZİNLE PAYLAŞIYORUM...Kuru fasulyenin faydaları nelerdir?
Kuru fasulye, 1 yılda yetişen bir bitkinin meyvelerinin içindeki çekirdeklerin kurutulması ile elde edilir.
Baklagiller familyasından olan kuru fasulye, içerdiği protein miktarı ve lifli yapısı ile oldukça değerli bir besindir.
Türk halkının yemek olarak en çok tükettiği
Kuru fasulye, neredeyse kırmızı etin karşıladığı proteinin tamamını karşılar. Ayrıca lifli yapısı sayesinde insan sağlığına birçok yönden fayda sağlar.
hububat çeşidi kuru fasulyedir. Hatta "kuru-pilav" ikilisi halk arasında "milli yemek" olarak adlandırılmaktadır. Bu kadar çok tüketilmesinin başlıca sebebi ise, yemeğin çok doyurucu olması ve bol enerji vermesi. Tabii ekonomik olması bir başka tercih sebebi...
Her bölgenin iklimine göre fasulyenin cinsi değişse de, doyurucu özelliği ve ete göre daha ekonomik olduğu gerçeği değişmiyor.
Fasulye, faydalarından konuşulmayı gerçekten hak eden bir yiyecek maddesi. Çünkü organizma için gerekli olan proteinden ve insan beslenmesinin temelini oluşturan kalsiyum ve demir gibi madensel tuzlardan bol miktarda içeriyor. Üstelik karaciğer yetmezliğinden böbrek taşlarına, kalp çarpıntısından idrar tutukluğuna kadar bir çok rahatsızlığın ilacı...
100 gram kuru fasulyede 329 kalori bulunuyor. Bu da demek oluyor ki, fasulye bol enerji veren bir yiyecek.
Aynı zamanda lifli bir gıda maddesi olduğu için de diyetlerde önemli bir yeri var. Fasulye, neredeyse hiç kolesterol içermediğinden kalp ve damar tıkanıklığı olan hastaların beslenmelerinde de önemli bir yere sahip. Diyetisyenler, haftada üç kez, birer tabak kuru fasulye tüketilmesini tavsiye ediyor. Ancak fasulye tüketiminde aşırıya da kaçmamak gerekiyor. Çünkü malum, gaz yapıyor.
Çok eskilerden beri bilinen ve tüketilen fasulyenin kökeninin Asya mı, yoksa Güney Amerika mı olduğu konusundaki farklı görüşler var. Ama bilinen o ki, Avrupa'ya Yeni Dünya, yani Amerika kıtası keşfedildikten sonra gelmiş ve iklimin uygun olduğu yerlerde farklı cinslerde üretilmiş. Kuru fasulyenin hava almayan cam bir saklama kabında ve kuru bir yerde saklanması şart. Sıkı ağızlı bez torbalar da saklama için uygun olabilir. Ama kesinlikle naylon torbada saklanmaması gerekiyor, aksi halde böcekleniyor.
Fasulye bilindiği gibi, bir gece önceden ıslatılarak pişiriliyor. Islatmadan önce kararmış olanları ayıklamak ve soğuk suyla iyice yıkamak gerekiyor. Fasulye ıslatılırken kullanılması gereken suyun miktarı ise fasulye ölçüsünün dört katı.
Tam bir şifa kaynağı
Bu harika gıda maddesinin faydalarına gelince: Taze fasulye, bedenî ve zihnî yorgunlukları giderir. Özellikle kuru fasulye, kalsiyum yönünden zengin olması sebebiyle kemikler için çok faydalıdır. Vücudun kuvvetlenmesini sağlar. Pankreas bezinin gereği gibi çalışmasına yardımcı olur. Şeker hastalığını önler ve kandaki şeker miktarını düşürür. İdrar tutukluğunu giderir. Albümini düşürür. Böbreklerdeki kum ve taşların dökülmesine yardımcı olur. Karaciğer yetersizliğini tedavi eder. Kalbi ve böbrekleri kuvvetlendirir. Kalp çarpıntılarını giderir. Zehirlenmelerden sonra yenilecek olursa; çabuk iyileşmeyi sağlar. Fasulye pişirilirken, haşlama suyunu 2 kere değiştirmenin faydalı olduğu belirtiliyor.
Haydi fasulyeye gel!
Üretim düşünce fasulyeyi ithal ettik
Kış sofralarının vazgeçilmez gıda maddelerinden biri olan kuru fasulyeyi üretimde yaşanan büyük düşüş sebebiyle ithal eder hale geldik. İstanbul Ticaret Odasır17;nca yayınlanan r0;Türkiyer17;de Bakliyat Üretimindeki Sorunların Çözümü ve Dışa Bağımlılığı Azaltacak Politikaların Geliştirilmesir1; adlı raporda, bakliyat üretimi ve problemlerine yer verildi. Raporda Türkiyer17;de birim alanda alınan kuru fasulye veriminin dekar başına 135 kilogram olduğu, bu oranın dünyada ise 72 kilogram düzeyinde kaldığı ve Türkiyer17;nin 2002 yılında başta Irak, Mısır, Yunanistan ve Almanyar17;ya 20 bin ton kuru fasulye ihracat ettiği hatırlatıldı. Ancak son yıllarda dünya fiyatlarının düşük olması sebebiyle çiftçilerin kuru fasulye üretiminden vazgeçtiği belirtilerek, bu durumun da ülkeyi ithalatçı konuma soktuğu kaydedildi. 2002 yılında 20 bin ton düzeyinde kuru fasulye ihracatı yapan Türkiye, son yıllarda başta Kanada olmak üzere çeşitli ülkelerden ithalat yapıyor.
|
· topuz44 -
1 Yorum ·
38 Okunma ·
|

| SADECE KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN.... |
SULTAN SÜLEYMAN IN "30 TÜRKİYE" YÖNETECEK DERECEDE YETENEKLİ KADROSU
"Osmanlı padişahları içinde denizlerin önemini en fazla idrak eden şüphesiz Kanuni Sultan Süleymanr17;dı."
İdris Bostan[1]
Bir devlet düşünün ki, Hazar Denizi, Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezir17;ni denetiminde tutsun; bir devlet düşünün ki, Macaristanr17;ın bir bölümü, Balkanların tamamı, bugün Ukrayna sınırları içinde kalan Kırım, Anadolu, Mezopotamya ve Arabistanr17;a hükümran olsun; nihayet bir devlet düşünün ki, Sudan ve Habeşistanr17;dan Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ve Fasr17;a kadar Afrika topraklarını yönetsin, Hind Okyanusur17;na, hatta güneydoğu Asyar17;daki Açe gibi küçük sultanlıklara bile el uzatsın.
Maalesef biz Misak-ı Millî sınırları içinde oturanlar ve kendisini onunla sınırlayanlar için bu çapta bir imparatorluğu yönetmenin ne demek olduğunu kavramak, imkânsız değilse bile, zor olsa gerek.
Lakin ortada inkârı kabil olmayacak bir gerçek var: Bizden birileri gidip yönetmişler buraları. Hem de öyle böyle değil, asırlarca. Süre olarak en kısa kaldıkları Orta Macaristanr17;ın bile 150 küsur yıl elimizde kaldığını, bir başka deyişle bunun, TCr17;nin ömrünü ikiyle çarptığınızda elde edeceğiniz bir süreye denk geldiğini düşünün, yeter.
Peki kimdi bu yönetmeyi bilen ve buna iştahlı olan adamlar? Nasıl yetişmişlerdi? Bu ufuklara nasıl yöneltildiler ve çoğu fethettikleri yerlere ilk gittiklerinde nasıl bir yönetim tarzı ortaya koydular? Bunları anlayabilmek için en elverişli anahtar, imparatorluğun sınırlarını şimşek hızıyla genişleten ama aynı zamanda onu en sağlam temeller üzerinde yükseltmeyi görev edinen sultanın kendisidir.
Kanuni bereketi
Onuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman 22 Eylül 1520r17;den 7 Eylül 1566r17;ya kadar hükümdarlık yaptı ve Osmanlı tahtında en uzun süre oturan hükümdar unvanını aldı.
Kanuni tıpkı babası Yavuz Sultan Selim gibi meslek olarak kuyumculuğu seçmişti ama şiir alanında, en az komutanlığı ve yöneticiliğindeki kadar iddialı olduğunu biliyoruz. Muhibbî mahlasını kullandığı 3 ciltlik Divânr17;ında tam 2.779 gazel yer almaktadır ki, kendisiyle yarışan Zâtîr17;nin bile ulaştığı gazel sayısı 954 gazel eksiğiyle 1.825 adette kalmıştır.[2] Ayrıca bir cilt tutarında Farsça şiir yazmıştı. Kanuni bu üstün şairlik performansıyla Divan edebiyatının gazel rekorunu da kırmış oluyordu.
Kaynaklarda Kanunir17;nin kavaflık (kunduracılık) yaptığına dair de bir kayıt vardır. Keza seramik meraklısıydı, bu yüzden r0;mavi-beyazr1; adı verilen ve bugün Çinlilerin bile bayıldığı pek çok zarif porselen kap kacak, onun devrinde saraya girmiştir.
Çalışkanlığıysa hakikaten göz kamaştırıcıydı. Çift emeklilik maaşını hak edecek kadar ve yıldırıcı bir azimle çalıştı. Yarım asra yaklaşan saltanatında doğuya ve batıya, güneye ve kuzeye doğru karadan ve denizden onlarca sefere çıktı. Kanunlarıyla imparatorluğun bünyesini sağlamlaştırdı. Başta bir şehir olan Süleymaniye Külliyesi olmak üzere muazzam bir imar faaliyetini başlattı. Son olarak 70r17;ini devirdikten sonra çıktığı Zigetvar seferinde görürüz onu. Koca Sultan bu kalenin fethinden 5 gün önce savaş meydanında ruhunu teslim etti. İç organları, öldüğü yere gömüldü ve türbesinin yanına bir cami yaptırıldı.
Onun değerli bir asker ve yönetici olduğunu, yarım asırlık hükümdarlığı boyunca sürdürdüğü üstün performansından çıkarabiliriz. Dünya tarihinde pek çok cihangir gelip geçmiş, ancak pek azı Kanunir17;nin sergilediği r16;ömür boyu cevvâliyetir17; sergileyebilmiş ve bunu bir kadroyla el ele yürütebilmiştir. 25 yaşında tahta çıktığı vakit de, hasta hasta sefere yollandığında da onu hep iş başında, daima eylem halinde görürüz.
İşte o muhteşem kadro
Kanunir17;nin bu uzun soluklu başarısının arkasında ekip kurma ve yönetme becerisinin yattığını görmemiz lazım. Etrafına topladığı ekibe daima yeni ufuklar ve hedefler çizen, vizyon sahibi bir r0;liderr1; ve r0;patronr1;dur o. Yılmaz Öztunar17;nın belirttiği gibi, Kanuni, muhteşem başarılarla dolu saltanatını, kurduğu bu r0;muhteşem ekipr1; marifetiyle gerçekleştirmiş, adeta bir orkestra şefi gibi onları yönlendirmiş, arkalarındaki bitimsiz nefes olmuştur:
"Bizim tarihimizde böyle bir ekip oluşturan liderler çok azdır. Bu ekibi oluşturmak için hükümdar, hattâ devlet başkanı olmak gerekmez. O milletin şevketli çağlarında yaşamaya da lüzum yoktur. Sadece o kabiliyetle doğmak, kendisi kadar kudretli insanlarla çalışmak zevkine sahip olmak, onları kıskanmamak, kendine rakip görmemek gerekir... [Bir de] Tarihimizde r0;Büyükr1; diye geçen Mustafa Reşid Paşa, böyle bir ekibi, devletin en kritik dönemlerinden birinde kurdu. Reşid Paşa haleflerini bile yetiştirdi. Zaten ben, haleflerini yetiştiremeyen devlet adamına, r0;gerçek bir liderr1; demem."[3]
Şimdi Kanunir17;nin kurduğu bu r0;muhteşem ekibir1; kabaca hatırlamaya çalışalım:
Devlet adamları ve komutanlar: Çok yönlü bir devlet adamı ve aydın olan Makbul İbrahim Paşa ile Sokollu Mehmed Paşa, Balkan fatihi Bâli Paşa, Yemen fatihi Özdemir Paşa, Kafkas fatihi Özdemiroğlu Osman Paşa, Moskova fatihi Devlet Giray, Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa, devlet felsefesini anlattığı Asafnâmer17;si ve Osmanlı tarihiyle gerçek bir aydın olduğunu ortaya koyan Sadrazam Lütfi Paşa.
Amiraller: Barbaros Hayreddin Paşa, Turgut Paşa (Reis), Uluç Ali Reis, Aydın Reis, Piyale Paşa, Selman Reis, Murad Reis, Hadım Süleyman Paşa.
Şairler: Fuzulî[4], Bâkî, Nevr17;î, Taşlıcalı Yahya, Hayalî, Zâtî, Âşık Çelebi, Trabzonlu Figânî, Bağdatlı Ruhî, Bursalı Cenânî, Riyâzî.
Mimari-musiki: Koca Sinan, Behram Ağa.
Hat ve resim: Ahmed Karahisarî, Matrakçı Nasuh, Haydar Reis, vitraycı Sarhoş İbrahim.
İlim adamları: Zenbilli Ali Efendi, Ebussuud Efendi.
İlim ve fikir adamları: Kemalpaşazade, Taşköprülüzade.
Tarihçiler: Gelibolulu Mustafa Âli, Selanikî, Hoca Sadeddin Efendi.
Coğrafyacılar: Piri Reis, Seydi Ali Reis.
Manevî büyükler: Sünbül Sinan, Merkez Efendi, Ümmî Sinan, Üftade, Yahya Efendi.
Şimdilik her biri hakikaten ayrı bir yıldız olan bu ışıltılı kadronun içinden Lala Mustafa Paşa gibi birinin önceki yıl Zorlu Grubu tarafından r16;en başarılı mentorr17; seçildiğini hatırlatmakla yetinelim ve bu kadronun yaklaşık 30 tane Türkiyer17;yi yönettikleri gerçeğine gözlerimizi kapamayalım. Biz bir tanesini yürütmekte bu kadar zorlanıyorsak |
· topuz44 -
2 Yorum ·
42 Okunma ·
|
|
 |
| napalyonu ne kadar akkayı ne kadar biliyorsunuz..? |
AKKA ZAFERİ - CEZZAR AHMET PAŞA ve NAPOLYON'UN İLK MAĞLUBİYETİ
Napolyon Bonapart, 1798 yılı Aralık ayında ordularının başına geçerek Mısır'dan Suriye'ye yürüdü.
Yürüyüş gerçekten başarılı ve sür'atli oluyordu. Kölemenlerin direnişleri kolaylıkla kırılıyordu. 20 Şubat 1799'da Elariş'i, dört gün sonra da Gazze'yi almıştı. O Gazze ki, bir zaman Türklerin silâh zaferi ile şenlenmişti. Mısır seferi sırasında Yavuz Sultan Selim Han'ın kahraman veziri Sinan Paşa burada parlak bir meydan savaşı vermişti. Tarihe meraklı olan Napolyon :
r12;Büyük Osmanlı padişahı Yavuz'un geçtiği yollardan geçiyoruz!
Diyordu. İftihar ediyor, gurur duyuyordu.
Esir ettiği Türk askerlerini:
r12;Onlara bakacak ne zamanımız, ne de erzakımız var, diyerek, kurşuna dizdirmekten çekinmedi. Eski dostluğu ne çabuk unutuvermişti. Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman kaç kez Fransa'yı tehlikeden kurtarmış, kaç kez dostluk elini uzatarak yıkılmaktan kurtarmıştı. Napolyon, bunlardan habersiz değildi. Değildi ama, gözünü hırs bürümüştü.
Yafa'dan Akkâ'da bulunan, büyük kahramanımız Cezzar Ahmet Paşa'ya bir mektup yazdı. İki yüzlü bir ifade kullanıyordu. «Seninle savaşmak istemiyorum, benim dostum ol.» Diyordu. Bu mektubu okuyan Cezzar gülmüş, mektubu getirenlere:
Gidi kâfir; senden dost olur mu?
Cevabını verdi. Sür'atli bir tempo ile kuzeye çıkan Napolyon, savunmasız Hayfa'yı da ele geçirmiş, burada fazla oyalanmadan Beyrut'un yüz kilometre güneyinde bir sahil kenti olan Akkâ'nın kapılarına gelmişti.
Kalenin teslimini istedi. Akkâ'daki kuvvetlerin başında Cezzar Ahmet Paşa, hayatının yarım yüz yıllık devresini boğuşmalarda, savaşlarda geçirmiş ihtiyar bir vezirdi. Napolyon, Mısır'da ve Suriye'deki kolay başarılarına güvenerek, bu kalenin de fazla dayanamıyacağını sanıyordu. Cezzar'a bir mektup daha yazdı. Hayfa ve Yafa'yı bir vuruşta yıktığını iftiharla söylüyor, teslim olursa, kendisine ve askerlerine karşı iyi davranacağına dair sözüm ona teminat veriyordu. Mektup şu satırlarla bitiyordu:
«İşte şimdi başkentinin duvarları önüne geldim. Bir ihtiyarın geri kalmış birkaç günlük ömrünü almanın bana ne yararı var? Tekrar ediyorum, benim dostum ol. Yarına kadar istediğim olumlu cevabı vermezsen, şehri kuşatarak savaşa başlayacağım.»
Cezzar bu mektubu arkadaşlarına da okumuş:
r12;■ Bu çocuk iyi söyler de hilelerle bizleri kandırmak ister.
Demişti. Sonra, bu ültümatoma bir iki cümlelik cevap göndermekle yetindi. «Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de küffar ile cenklerde geçiririz. Hamdolsun gücümüz yeter, elimiz silâh tutardır.»
Napolyon, ihtiyar Türk paşasının cevabını alınca hayretler içinde kalmıştı. Kalenin kuşatılması emrini verdi. Generallerine :
r12;Bu ihtiyar bizim birkaç günümüzü harcıyacak. Merak etmeyiniz, üç gün sonra şehirdeyiz.
Dedi. Fakat günler, günler geçti. Napolyon, Akkâ'yı şiddetle tazyik ediyordu. Ancak sonuç yoktu. Aksine kaleden çıkış hareketleri de 'başlamıştı. Türklerin saldırıları kanlı bir boğuşma şeklini alıyordu. Fransızlar planlarını birkaç kez değiştirdiler. Napolyon, durumun nezaketini anlamıştı. Şimdi generalleri ile daha başka türlü ve daha ihtiyatlı konuşuyordu :
r12;Akkâ'yı almak için kalenin duvarlarını değil, Cezzar Ahmet Paşa'nın azmini kırmak lâzımdır. Bu ihtiyar meğer ne çetin şeymiş.
Bonapart kaleye bu sefer yüksek rütbeli bir subayını yolladı. Eğer kent hemen teslim edilirse, paşa, askerleri ve ağırlıkları ile birlikte dilediği yere serbestçe gidebilecekti. Bu kendisi için şerefsiz bir sonuç sayılmazdı. Çünkü zaferden zafere koşmuş bir ordu karşısında bulunuyordu. Cezzar, Fransız subayının sözlerini sükûnetle dinledi, her zamanki gibi şu kısa cevabı verdi:
r12;Biz ki, vezir Cezzar Ahmet Paşayız, devlet bizi bu kaleyi düşmana teslim etmek için vezir yapmadı. Biz, şahadet rütbesini kazanmadan bir karış toprak vermeyiz. Varın, kumandanınıza böyle söyleyin.
Günler gelip geçiyordu. Fransız topçusunun kalede açtığı gedikler, piyade hücumunu kolaylaştırıyordu. Ama, şehre giren Fransız askerleri hemen ve şiddetle karşılanıyor ve süngü hücumu ile dışarı atılıyordu. Napolyon çileden çıkıyordu.
r12;Kader, diyordu, beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı. Bu kadar savaş verdim, bu kadar zafer kazandım, böylesini görmedim.
Akkâ savunması daha inatçı ve daha kanlı olmaya başlamıştı. Fakat sonuç yoktu. Fransızlar planlarında değişiklik Müslümanların hava karardıktan sonra savaşa ara verip dinlenmeye çekildiklerini göz önünde tutarak hazırlandılar. 2 Mayısta hava karardıktan sonra, hücuma geçtiler. Topçu ateşi ile açılan gediklerden piyadelerini şehre sokmaya başladılar. Napolyon yine aldanmıştı. Türkler gündüz olduğu gibi gerekirse, gece de savaşmasını pekâlâ biliyorlardı. Şehre meşalelerin ışıkları ile giren Fransızlar, ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa'yı yalın kılıç, askerlerinin başında ceylân gibi seker buldular :
r12;Koman aslan sütü emmiş gazilerim, koman!
Diye naralar atıyordu. Savaşa şevk ve heyecan katıyordu. Askerleri ile omuz omuza gidiyor, bazan genç bir yeniçeri neferi gibi kılıcını düşman kılıçları üzerinde gezdiriyordu. Küfürler, naralar birbirine karışıyor :
r12;Allah, Allah!..
Sesleri, surların dışında bekleyen Napolyon'u manen öldürüyor, bitiriyordu.
Fransızlar sabaha karşı savaşı silâhlarımıza terk ederek, çekilmişlerdi.
Akkâ kuşatması başlayalı iki aya yaklaşıyordu. Topçunun açtığı gediklerden şehre girenler, Türk süngüsü karşısında kendilerini dışarıya zor atıyorlardı. 9 Mayısta da göğüs göğüse savaşlar olmuş, yine de bir sonuç alınamamıştı. Fransız ordugâhında Cezzar'ın hayali bir heyula gibi dolaşıyordu.
Napolyon 10 Mayısta talihini son bir kez daha denemek ne bahasına olursa olsun Akkâ'yı düşürmek için hazırlanmıştı. Şöhreti tehlikede idi. Hiçbir fedakârlıktan çekinmeyecek, en ağır kayıplara bile aldırmayacak, en namlı generallerini dahi ateş hattına sürecekti. Şimdiye kadar ne kaleler, ne kentler almış, ne kalabalık ve güçlü ordular dize getirmişti...
Sabahın ilk ışıkları ile birlikte Akkâ kuşatmasına katılan bütün Fransız kuvvetleri saldırıya geçtiler. Fakat bu son taarruz da semere vermedi hezimetle sonuçlandı. Cezzar Ahmet Paşa, topçu ateşi ile bir harabe haline gelmiş olan Akkâ'yı şanla savunuyordu.
r12;Biz veziriz, devlet bize bu kaleyi emanet etti. Allah ve Peygambere iman edenler son nefese kadar dövüşürler.
Diyordu. Bıyıkları henüz terlemiş bir delikanlı gibi askerleri ile karşı hücumlar yapıyor, Napolyon'un ünlü generallerini dehşet içinde bırakıyordu.
Akkâ savunması 31 Mayısa kadar sürdü. Kaleye her hücumda ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa'dan tarihî bir sille yiyen Napolyon Bonapart, cihangirlik hülyalarından vazgeçerek, iki gemiyle gizlice Mısırr17;dan kaçarken, ordusunu Mısırr17;da bırakmış bir başkomutan ve hayatını en büyük dersini Osmanlır17;dan almış olarak acılar içindedir.
BU Savaş * tarihlerinin en ünlü generallerinden biri olan Napolyon, söz ne zaman Akkâ'dan açılsa:
r12; r0;Akkar17;da durdurulmasaydım, bütün Doğur17;yu ele geçirebilirdim!..r1; Türk askerinin dalkılıç edecek kadar üzerine düşmemelidir, derdi. Bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz Türk meydana çıkarsa, önlerinde mağlûp olmamak mümkün değildir.
Allah Gani Gani Rahmet Eylesinn...
|
· topuz44 -
0 Yorum ·
57 Okunma ·
|

| tren yolunu açılması |
uzun süredir kapalı olan demir yolları yapılan çalışmalarından sonra tren trafiğine açılmıştır..adana ya giden tren malatyadan hareket saati:12:01 doğanşehire gelişi 13:14 kalkışı.:13:16 kapıdere geliş.:14:00 kalkış.:14:01 gölbaşı varış.:14:38 kalkış.:14:43 narlı varış.:15:59 kalkış.:16:03 adana varış.:20:22 'dir adanadan hareket saati eskisi gibi kalkışı .:08:40...bilgilerinize trenlerin çalışmaya..18.05.2010 T'DEN İTİBAREN BAŞLAYACAK.. |
· topuz44 -
0 Yorum ·
34 Okunma ·
|
|
|
|
| | |  |
|
| |
son 24 saat içerisinde siteye giren bulunmamakta | | © | |
|
| |
· Çevrimiçi Ziyaretçiler: 1
· Çevrimiçi Üyeler: 0
· Toplam Üye Sayısı: 114
· En Yeni Üye: grandpaxy
|
|
| |
Mesaj göndermeniz için üye olmanız gerekmektedir.
|
|
|